Hak Karşısındaki Konumu ve Duruşuyla İnsan Yazdır E-posta
Fethullah Gülen   

İnsanoğlunun yaratılışı, varlığa farklı ve derin bir ses katmıştır; o, yaratılış ağacını tamamlama vaadiyle gelmiştir dünyaya. Ruh ve cismin birleşik noktasına otağını kuran mihnet yurdunun bu çileli yolcusu, her biri varlığının ayrı bir derinliği sayılan bu iki cevheri dengeli tutmada oldukça zorlanmış ve bir sancak gibi dalgalandığı aynı anda devrilme telâşları yaşamıştı/yaşıyor; sonra da özel bir inayetle doğrulup gaye-i fıtratı, netice-i hilkati diyebileceğimiz hedefine yürümüştü. Onun hayatı âdeta bir dantelâ gibi hep sevinç ve keder atkıları üzerinde örgüleniyordu. Dünyaları-ukbâları peyleyecek cevher onun ruhunda idi; ama, ebedî hasmı şeytan da her zaman ense kökünde onu çarpmak için fırsat kolluyordu. Bu itibarla da o, ebediyetleri peylemeye çalışırken peylenme tehlikesiyle de karşı karşıya bulunuyordu; öyle ki, bir yandan sarraflık yapıp herkesin eteklerini mücevherlerle dolduruyor; diğer yandan da sürekli başının üstünde o uğru ve şakînin gölgesini hissediyordu.

Onun varoluş takdiri herkese ve her şeye bişaretti; ama, hususî donanım ve konumu da, beraberinde bir hayli sorumluluğu gerektiriyordu. O mutlaka farklı yaratıldığını doğru okuyup donanım ve konumuna göre bir tavır almalı ve mahiyetiyle mütenasip bir duruşa geçmeliydi. Aksine, irtifa kaybından ötürü cezalandırılması söz konusuydu. Onu, özel bir takdirle planlayan, maddî-mânevî duygularla donatıp bir hilkat harikası hâline getiren Zât, ondan şeklinin-şemâilinin, edasının-endamının takdir ve şükrünü istiyordu.

Evet insanoğlu, iç ve dış donanımı, –kaynağı Hak inayeti– güzellerden güzel sureti, vicdanî genişliği, mahiyet zenginliğiyle bir kıvam örneği ve “ahsen-i takvîm” âbidesidir: O her yanıyla bir hilkat mucizesi, her uzvunda tam bir tenasüp nümâyân, zâhir ve bâtın âhengiyle de baş döndüren bir mükemmeliyet içindedir. Onun iç ve dış duyu organlarının, bu mükemmel yapının hendesesine göre planlandığı apaçık. Dünya-ukbâ derinlikleriyle –şart-ı âdî planında– her iki âlemi de mamur kılabilecek bir keyfiyeti haiz.. mahiyet ve donanımı herhangi bir fânî güç ve tâkate verilemeyecek kadar harika, olabildiğine değerli ve o Aşkın Kudret’in en bariz remzi.. eli-ayağı, gözü-kulağı, dili-dudağı, kafası-dimağı, eti-kemiği, damar sistemi, mafsalları, sinir ağları; ruhu-kalbi, hissi-zihni, şuuru-aklı, mantığı-muhakemesi, ümitleri ve emelleriyle o Müteâl Kudret’in en güzide eseri; kâinatların bir misal-i musaggarı; mülkün-melekûtun özü, usâresi, sınırlılığı içinde kevn ü mekânlar kadar bâtınî vüs’ati, zâhiren dar bir çerçeveye sıkıştırılmış küçük görünümlü olmasına rağmen zenginlerden zengin muhtevası ve canlılar âlemi şiirinin bir bercestesi, diğer bir mânâ itibarıyla kafiyesi; mükemmellerden mükemmel öyle bir tanzim içindedir ki, onda ne göze ilişen münasebetsiz bir çizgi ne de zevk-i selimi rahatsız edecek bir aykırılık söz konusudur. Aksine o, hacmi, şekli, heykeli ve hendesesi bakımından olabildiğine ölçülü, düzgün ve pürüzsüz; hareketleri, tavırları, oturup kalkışı, konuşması, mimikleri, yiyip içmesi, sesi-sözü, yürüyüşü, oturuşu-kalkışı ve değişik pozisyonlardaki duruşuyla harikulâde, “Allah vergisi” denmeye sezâ ve eskilerin ifadesiyle bir “nüsha-i kübrâ”dır. Öyle ki, kör olmayan her göz, sönmemiş her hissiyat ve fikredebilen her akıl ondaki bu iç içe güzellik ve endam karşısında kendisini hayretten alamaz ve Yaratan’ın ondaki nâmütenâhî rahmânî tecellîleriyle olduğu yerde kalakalır...

Bütün bunların ötesinde, Allah’ın insanı hilâfet pâyesiyle şereflendirmesi onun için mansıplar üstü bir mansıptır. Kur’ân-ı Kerim insanı Allah’ın halifesi olarak zikreder. Buna göre, yerlerde, göklerde ne varsa, her şey bir mânâda onun için var edilmiştir. Musahhardır varlık ve bütün eşya onun emrine. Evet, mikro varlıklar o mini dünyalarıyla, makro âlemler o baş döndüren mehâbetleriyle, bir zaviyeden insanoğlu için var edilmiş ve onun maslahatlarına muvafık yaratılmışlardır denebilir. Böyle bir teshîr ve emre âmâde kılma ne insanın yapabileceği türden bir iştir ne de şuursuz eşya ve kör tabiata havale edilebilecek gibidir. Bu geniş alanlı ve olabildiğine kapsamlı musahhariyet, sonra hilâfet unvanıyla umum varlığa müdahale hakkı, ancak ve ancak Allah’ın lütfu ve yaratmasıyla olabilir.

Ayrıca, hangi mânâda olursa olsun, eğer, gökler-yerler, dağlar-dereler, ırmaklar-denizler ve onlarda yüzen gemiler, mikro dünyalar-makro âlemler insana musahhar kılınmış ve onun okuyup değerlendirmesine, değerlendirip yorumlamasına sunulmuşsa –ki öyle olduğunda şüphe yok– bu da insanın her şeyden daha değerli ve nezd-i ulûhiyette özel bir kıymeti haiz bulunduğunu, hatta Allah’ın hususî bir kısım mükerrem ibâdı müstesnâ, insanoğlunun her şeyden daha üstün olduğunu gösterir. Bu itibarla da ona ait hiçbir şey, dünyevî hiçbir değer karşısında feda edilemez; zira o, bedeli bulunmama imtiyazıyla dünyaya gönderilmiş farklı bir varlıktır...

Elbette ki insan bu aşkın mazhariyetleri, o küçük cirmi, o ehemmiyetsiz maddesi ve cismaniyetiyle ihraz etmemiştir, edemez de; zira o, beden ve cismaniyeti itibarıyla bütün varlık karşısında bir zerre bile değildir. Ne var ki, ahsen-i takvîm sultanı bu hususî yaratığın, özü, mahiyeti, iç donanımı ve bilhassa o “nefha-i ilâhî” olan ruhuyla, bütün kâinatlar karşısında bir fâikiyeti söz konusudur.. ve bu yanı itibarıyla da, “Onun mahiyeti meleklerden de ulvîdir / Avâlim onda pinhandır, cihanlar onda matvîdir.” (M. Âkif)

Zaten o, varlığa müdahale etme, bazı şeylerin şeklini, mahiyetini değiştirme, eli ulaştığı ölçüde çevresini bediî zevklerinin rengine-desenine göre boyama salâhiyetiyle bu dünyaya gönderilmiş bir halife ve hususî bir misafirdir. Aksine bir kısım maddeciler gibi, onu, yiyen-içen, cismanî zevklerini takip eden, sonra da yan gelip yatan bir varlık olarak düşünür ve öyle de görürseniz ona hakaret etmiş ve onu küçük düşürmüş olursunuz. İnsan, horlanacak ve küçük görülecek önemsiz bir varlık değildir; o, Kudreti Sonsuz’un, varlığına câmî bir ayna olarak yarattığı harika bir cevherdir. Evet, âlem-i mülk ve melekûtun Sahibi kendini bir kere de –istiğnası müsellem– onunla ifade etmek istemiş; onu Zât’ına mücellâ bir mir’ât edinmiş ve kalbini esrar-ı sübhaniyesine bir mahzen, lisanını da hakaikına bir tercüman kılmıştır. O, istediği için böyle olmuştur; istemeseydi ne insan ne de bir başka nesne var olamazdı.. ve O, kayyûmiyetiyle burada durdurmasaydı hiçbir şey duramaz, hiçbir varlık da olduğu gibi kalamazdı. İnsanoğlu, Cenâb-ı Hakk’ın varlığa talâkatli bir tercümanı, topyekün varlık da, okuyup değerlendirmek, yararlanıp şükretmek için ona Yüceler Yücesi’nin ayrı bir lütfu ve armağanıdır: Bütün semalar ve ondaki aylar, güneşler, yıldızlar; bütün küre-i arz ve ondaki canlı-cansız her varlık: hava, su, toprak, topraktaki değişik madenler; ağaçlar-otlar, kuşlar-kurtlar, ovalar-obalar ve her yanda tüllenen güzellikler, tüllenip herkesi büyüleyen renkler, iç içe desenler, çeşitli telden nağmeler, her bucakta duyulan sihirli şiveler, Yaratan’dan, “Halifem!” dediği zata, onun donanım ve konumunu işaretleyen bir teveccüh ve iltifattır.

Bütün bunları, kendilerine has derinlikleriyle duyup hissedebilenler, aczlerinin çehrelerinde Rabbilerinin sonsuz kudretini okur; fakr u ihtiyaçlarının simalarında O’nun servet ve zenginliğinin eserlerini görür; tefekkür ve şükür arası gelgitler yaşar, sürekli mârifetle soluklanır, bir aşk u şevk çağlayanı gibi gürler; sonra da yürür mihrabına ve Yaratan’ı karşısında iki büklüm olur. Zamanla böyle bir ruh, bir mârifet ve muhabbet tiryakisi hâlini alır; sever O’nu yürekten, saygıyla anar andığı zaman. Gönlünde magmalaşır aşk u iştiyak; dilinde içinden süzülüp gelen her biri bir kor iştiyak neşîdeleri, lisanında varlığın özünden fışkıran hikmet şiirleri, gözlerinde O’nun sonsuz güzelliğinin değişik dalga boyunda farklı tecellîleri; O’nu söyler her zaman bülbüller gibi şakıyarak; O’nu mırıldanır nazmında, nesrinde, “Bu O’nun hakkı” diyerek ve bir ihsan eri edasıyla O’nu görüyor gibi olmanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmaya durur hayret ve hayranlık duyarak; duymalıdır da, zira o bunları görecek, duyacak, seslendirecek kıvamda yaratılmıştır. O, zâhir ve bâtın hâsseleriyle, yaratılanlar arasında bir farklılığın remzi ve bir teveccühün de işareti gibidir.

O, yaratılışından itibaren sayılamayacak kadar iltifatlar görmüş; meleklere mihrap olmuş; isimler ufkunda Müsemmâ-yı Akdes muhaveresine ermiş, “emanet-i kübrâ”yı yüklenmiş; arzın imarına yürümüş; orada ebediyet düşüncesiyle bir kere daha dirilmiş; ahlâk-ı ilâhî ile tam tahalluk ederek “safiyyullah” unvan-ı celîlini almış; tabiatının gereği olarak bir kere sürçmüşse de iradesinin hakkını vererek hemen doğruluvermiş; emre itaatte inceliği ilk kavrayan olarak, Rabbine karşı o muvakkat muhalefetini her zaman nedamet hisleriyle hatırlamış ve derinden derine inlemiş; Cennet’ten uzaklaşırken bile oraya dönüş kurallarını elinde sımsıkı tutmuş ve bütün düşme haybeti yaşayan bizler gibi kimselere doğrulup yoluna devam etme örneği olmuştur. Ufkunun karardığı günlerde bile o, Cennet’e, ebedî saadete ve ilâhî cemâli temâşâya namzet olduğu ümidini hiç mi hiç yitirmemiştir; yitirmemiş ve elli türlü devrilme ihtimaline rağmen elinden geldiğince ayakta durmaya çalışmış ve hep Rabbine yürümüştür.

Aslında bu, bütün mü’minlerin de kaderi, macerası, mecburi yolu, tabiî güzergâhı ve Hak’la münasebetleri çerçevesinde hayat hikâyesidir: İnsan, Allah’a inandığı, inanması ölçüsünde O’na saygılı olduğu, nimetlerine karşı şükürle mukabelede bulunduğu takdirde gün gelir başı gökler ötesi âlemlere ulaşır, ruhanîlerle aynı atmosferi paylaşır, istidadı müsaitse gider meleklerle selâmlaşır. “Cennetü’l-Me’vâ” der ilerler ve mevsimi gelince yürür “Sidretü’l-Müntehâ”da ikamet eyler... (Sükutun Çığlıkları, s. 37-42)

Fethullah Gülen: ABD Sohbetleri: Duruşu Yeter
Son Güncelleme ( 09.07.2007 )
 
< Önceki   Sonraki >
Kuvvetin hakimiyeti gelip geçicidir; bâki olan, hak ve adaletin hakimiyetidir. Bunlar, bugün olmasa bile, çok yakın bir gelecekte mutlaka galip geleceklerdir. Onun içindir ki, en büyük siyaset, hak ve adalet taraftarlığında aranmalıdır.
Fethullah Gülen Web Siteleri